06 Şubat 2023 tarihinde meydana gelen ve ülkemizin en büyük felaketlerinden biri olarak hafızalara kazınan Kahramanmaraş merkezli depremler, yalnızca derin acılar bırakmakla kalmamış; afet yönetimi, hazırlık ve kurumsal sorumluluk alanlarında kapsamlı bir değerlendirme ihtiyacını da beraberinde getirmiştir. Bu büyük felaketin yıl dönümlerinde düzenlenen toplantı ve paneller, kayıplarımızı anmanın ötesinde, yapılanları, yapılamayanları ve eksik kalan yönleri tartışmak açısından önemli bir zemin oluşturmaktadır.
Ancak, gerek bizzat iştirak ettiğim gerekse yazılı ve sosyal medyada takip ettiğim çalışmalarda “afete dirençli kent” başlığı altında yürütülen tartışmalarda ortak bir eğilim dikkatimi çekmektedir: Dirençli Kent kavramı çoğu zaman deprem, yapı güvenliği ve kentsel dönüşüm eksenine indirgenmekte olup; bu yaklaşım kentlerin gerçek kırılganlıklarını anlamakta yetersiz kalır. Afet, yalnızca binaların yıkıldığı an değildir; öncesi, yaşandığı an ve sonrasıyla çok katmanlı bir süreçtir.
Kentsel dirençlilik; ekonomik, sosyal, yapısal, kültürel ve çevresel boyutları birlikte ele alarak kırılganlıkları azaltmayı ve afetlere karşı dayanıklılığı artırmayı hedefler. Deprem dirençliliği ise bu bütünün önemli bir parçasıdır. Bir kentin afetlere karşı direnci, yalnızca mühendislik hesapları ve yapı güvenliğiyle sınırlı bir mesele olarak görülemez.
Nitekim Birleşmiş Milletler’in 2010 yılında başlattığı “Şehirler Dirençli Hale Geliyor” kampanyasında dirençli kent; planlamaya katılımın sağlandığı, şeffaf yönetime sahip, altyapı hizmetleri güçlü, risk azaltma stratejileri geliştirilmiş, afet öncesinde, sırasında ve sonrasında temel işlevlerini sürdürebilen bir sistem olarak tanımlanmaktadır. Bu çerçeve, dirençliliğin yalnızca fiziksel ve yapısal değil, aynı zamanda kurumsal ve toplumsal bir kapasite olduğunu göstermektedir.
Bu tanımlama doğrultusunda, bir kentimizin dirençliliğini değerlendirirken şu soruları sormamız gerekir: Afet sonrası iletişim ağları çalışıyor mu? Ulaşım ve lojistik sistemleri kilitleniyor mu? Su, enerji ve sağlık altyapısı ne kadar süre kesintisiz hizmet verebiliyor? Toplanma alanları fiilen erişilebilir mi? Göç, yoksullaşma ve sosyal çözülmeye karşı toplumsal dayanıklılık mevcut mu? gibi…
2023 Kahramanmaraş depremlerinin etkili olduğu bölgelerde hasar gören yollar ve köprüler nedeniyle arama-kurtarma faaliyetlerinin aksaması ve iletişim ağlarının çökmesi, afet anında altyapı ve koordinasyon kapasitesinin ne kadar hayati olduğunu göstermiştir. Bu deneyim, yapı güvenliği kadar ulaşım, lojistik ve haberleşme sistemlerinin de dirençlilik tartışmalarının merkezinde yer alması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Yine 6 Şubat depremleri, afetlerin yalnızca yıkıma uğrayan şehirler için değil, afet doloyısıyla göç alan kentler için de ciddi bir stres testi olduğunu göstermiştir. Ankara bu durumun çarpıcı bir örneğidir. Deprem sonrasında kente yönelen yoğun göç; konut piyasasında dalgalanmalara yol açmış, ulaşım, sağlık ve eğitim altyapısı üzerinde baskı oluşturmuş, sosyal uyum sorunlarını derinleştirmiştir.
Söz, kentsel dirençlilik özelinde Başkent Ankara’ya gelmişken, 1944 Bolu–Gerede Depremi’nde Ankara il sınırları içinde yaşanan can kayıpları ve hasarların, dirençliliğin bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğini göstermesi bakımından önemlidir. O dönemde nüfus yaklaşık 250 bin iken, bugün 5 milyona yaklaşmıştır. Yapılaşma biçimi ve nüfus yoğunluğu her geçen gün önemli ölçüde değişmektedir. Yaygın kanaat Başkentimizin “güvenli” olduğu yönündedir. Uzun yıllar boyunca hazırlanan deprem tehlike haritalarında Ankara’nın düşük riskli gösterilmesi, kentte depreme dayanıklı yapı kültürünün yeterince gelişmemesine neden olduğu gibi, afet risklerinin çoklu tehlike yönetimi ile bütün sektörleri kapsayacak şekilde ele alınmasını ve kırılganlıkların azaltılarak direncin güçlendirilmesini engellemiştir. Zayıf zeminlerde yükselen çok katlı yapılaşma, altyapı, iletişim, ulaşım, hızlı nüfus artışı ile birlikte göç, çevresel ve sosyo-ekonomik yaşam biçimi değerlendirildiğinde ortaya çıkacak fotoğraf sorgulanmalıdır.
Bu örnekler bize, dirençliliğin yalnızca fiziksel hasarla ölçülemeyeceğini somut olarak ortaya koymaktadır.
Uluslararası örneklere bakıldığında, örneğin Japonya, her büyük afetten sonra yalnızca yapı standartlarını değil, kentsel sistemlerin bütününü gözden geçirmektedir. Büyük ölçüde alt ve üst yapısal sorunlarını çözmelerine karşın; 1995 Kobe ve 2011 depremlerinde meydana gelen can kayıplarının büyük bir kısmının tsunami ve yangın sonucu olmasını dikkate alarak son 15 yılda afete dirençli kent kavramına yöneldiler. Bu kapsamda 2030 yılına kadar Tokyo’da bekledikleri 9 şiddetindeki depremde öngördükleri can kaybı tahminleri 6.100 kişi ile sınırlı olmasına rağmen, olası bu can kayıplarını daha da azaltmak için, (örneğin) elektrik kesintilerine karşı özellikle gökdelenlerde her kata bir jeneratör ve batarya sistemi kurulması, toplanma merkezlerinde wi-fi noktaları kurulması, afet zamanında yerel düzeyde liderlik yapabilecek insanların yetiştirilmesi gibi hazırlıklar yapıyorlar. Benzer şekilde New York 2012’deki Süper Fırtına Sandy’den sonra sel riski ve su taşkınlarına karşı dayanıklılığı artırmaya yönelik çeşitli projeler başlatmıştır; Kopenhag ve San Francisco gibi şehirler altyapı dayanıklılığı, iklim riski, sosyal eşitsizlik ve kriz sonrası toparlanma kapasitesini birlikte ele alan bütüncül planlar geliştirmiştir. Bu yaklaşımların temelinde, “bina ayakta kalsa bile hayatın durabileceği” gerçeği yatmaktadır.
Türkiye’de ise afet yönetimi çoğu zaman ölçülmesi kolay olanı (bina), ihale edilebilir alanları (dönüşüm) ve görünür başarıları öne çıkarırken; altyapı kapasitesi, kurumsal eşgüdüm ve sosyal dayanıklılık arka planda kalmaktadır. Bu durum bir bilgi eksikliğinden ziyade yaklaşım sorunudur.
Sonuç olarak, dirençli kent meselesi teknik olduğu kadar zihinsel bir dönüşüm meselesidir. Yardım göndermek, tatbikat yapmak ve eğitim programları yürütmek elbette gereklidir; ancak bunlar stratejinin kendisi değil araçlarıdır. Asıl strateji, kenti bir bütün olarak ele almak, kırılganlıkları açıkça konuşmak ve afet sonrası yaşamı da planlayarak tüm riskleri yönetebilme olmalıdır.
Dirençlilik, daha fazla betonla değil; daha bütüncül bir kent anlayışıyla mümkündür.
Battal Özkapıcı










