Son dönemde siyasi söylemde sıkça duyduğumuz “eşit yurttaşlık” kavramı, özellikle kimlik odaklı siyaset yapan çevrelerce, sanki Cumhuriyet’le birlikte hayata geçmemiş, eksik kalmış ya da ertelenmiş bir hak gibi sunuluyor. Eşit yurttaşlık kavramı, yüzeysel olarak kapsayıcı ve ileri bir demokrasi talebi gibi görünse de, tarihsel ve anayasal bağlamından koparılarak kullanıldığında, Cumhuriyet’in kurucu felsefesine dair derin ve örtük bir sorgulamaya kapı aralıyor.
Öncelikle altını kalınca çizelim: Türkiye Cumhuriyeti’nde eşit yurttaşlık, gelecekte verilecek bir siyasi vaat veya “kazanılmış” sonradan edinilmiş bir hak değildir. Bu ilke, devletin kuruluş çimentosudur, “kurucu norm”dur. 1924 Anayasası’ndan başlayarak, 1961 ve 1982 Anayasalarına kadar uzanan çizgide, devletin temel yaklaşımı nettir; Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, din, mezhep, etnik köken ve sosyal statü farkı gözetilmeksizin, kanun önünde eşittir. Bu yaklaşım, Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” tanımında açıkça ifadesini bulur. Buradaki “Türk” kavramı etnik değil; siyasal ve hukuksal bir aidiyettir. “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.” Cumhuriyet’in ulus-devlet modeli, farklı toplulukları ayrıştırarak değil, ortak yurttaşlık paydasında birleştirerek eşitliği sağlamayı amaçlamıştır.
Dolayısıyla, “eşit yurttaşlığı” bugün yeni bir hedefmiş gibi pazarlamak, tarihsel gerçeklikle örtüşmez. Bu kavramı yeniden icat ediyormuş gibi sunmak, Türkiye’nin üniter ve bütünleşik yapısını zayıflatmaktan öteye gitmez.
Türkiye’de çeşitli alanlarda eşitsizliklerin, adaletsizliklerin olduğu inkar edilemez bir gerçektir. Ancak bu sorunların kaynağı, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi değildir. Tam aksine, sorun; laiklik, hukukun üstünlüğü ve yurttaşlık temelinde şekillenen Cumhuriyet yapısından, adım adım uzaklaşılmasından kaynaklanmaktadır.
Bugün yaşadığımız sıkıntılar, büyük ölçüde: Sosyolojik farklılıkların siyasi çıkar aracına dönüştürülmesinden, mezhepsel ve etnik aidiyetlerin, ortak “Türk vatandaşı” kimliğinin önüne geçirilmesinden, Devletin tarafsız hakem rolünün zayıflamasından, Kamu kaynaklarının ve imkanlarının liyakat yerine siyasi sadakate göre dağıtılmasından kaynaklanmaktadır.
Bu tablo, Cumhuriyet’in değil, onun temel ilkelerini aşındıran siyasi pratiklerin ve yanlış uygulamaların sonucudur.
“Eşit yurttaşlık” kavramını, etnik, mezhepsel veya kültürel özel taleplerle yeniden tanımlamaya kalkmak, ulus-devletin bütünleştirici yapısını zedeler. Zira bu yaklaşım, bireyin ortak hukuki statüsü olan “yurttaş” olmasını bir “kimlik grubu mensubu”na indirgeyerek, siyasi, sosyal ve ekonomik taleplerinin “cemaatler” veya “topluluklar” üzerinden ifade edilmesi sonucunu doğurur. Tarih, bu tür süreçlerin ulus-devletlerde siyasi parçalanma, aidiyet krizi ve devletin tarafsızlığının kaybı gibi ağır bedeller getirdiğine şahittir. Atatürk’ün tasarladığı ulus-devlet modeli, tam da bu türden parçalayıcı riskleri bertaraf etmek içindir. Cumhuriyet, bireyi özgür ve eşit yurttaş konumuna yükseltmiştir.
Cumhuriyet Halk Partisi başta olmak bugünkü anayasal düzen içerisinde faaliyet gösteren partilerin tarihsel olayları akademik ve insani bir hassasiyetle gündeme getirmelerini anlamak elbette önemlidir. Ancak benimsenen dil ve üslup, meseleleri tarihsel bağlamını anlamaktan ziyade, Cumhuriyet’in kurucu dönemini bugünün siyasi değer yargılarıyla yargılayan bir mahkeme havasına dönüşmemelidir.
Bu yaklaşım; Devleti ve tarihi şahsiyetleri kendi tarihsel koşullarından kopardığı gibi kurucu iradeyi sürekli bir savunma ve özür pozisyonuna iter ve nihayetinde Cumhuriyet’i, sürekli “hata” ve “travma” üreten bir yapı gibi gösterilmesine hizmet eder.
Türkiye’nin ihtiyacı, Cumhuriyet’le kısır bir hesaplaşmaya girmek değil, onun kurucu değerlerine; hukuk devletine, laikliğe, akla ve bilime dayalı eğitime, liyakate ve nihayet tüm vatandaşlarını kucaklayan ortak vatandaşlık bilincine sıkı sıkıya yeniden sarılmaktır. Eşitsizliklerle mücadele, kimlikler üzerinden bölünerek değil, bu evrensel ilkeleri herkes için eşit biçimde hayata geçirerek verilmelidir. Aksi takdirde, “eşit yurttaşlık” söylemi, toplumsal barışın ve bütünleşmenin değil, derinleşen ayrışmanın aracı haline gelir ve vatanımızı parçalanmaya götürür.
Battal Özkapıcı










