SESİ OLMAYANLAR
Geçenlerde bir belgesel izledim. Afrika’da yaşayan bir Fil sürüsünün yaşamanın bazı kesitlerinden oluşuyordu. En çok etkilendiğim kesit, fillerin bir yıl önce ölen bir yavrunun kemiklerine yaptıkları ziyaret anıydı. Kemiklere hortumları ile dokunuşları, çıkarttıkları sesleri duyduğumda insanlığımdan utandım. Son dönemde yaşananlar ile bu fil sürüsünü kıyasladığımda, insan olarak ne kadar duygusuz ve tepkisiz kaldığımızı gördüğüm için utandım. Tek derdimizin kazanmak, harcamak, yemek, içmek, gezmek tozmak olduğu için utandım. O fillerin çıkarttığı seslerin yüzlerce kat fazlası sözcüğü seslendirmemize rağmen sessiz kaldığımız için utandım. Bu utancın benim gibi az sayıda olan insanda olduğu için utandım. Seslerden kurulu bir Dünyamız var. Her tarafımız iletişim araçları ile dolu. Kullandığımız her şey akıllı. Telefon, araba, ev, bilgisayar, televizyon, fırın, buzdolabı hatta çok garibime gitti ama fantezi oyuncaklarımız bile akıllı. İş oralara kadar varmış. Yapay zekanın hayatımızda girmediği yer kalmamış. Bir tek duygularımız ve tepkilerimiz hariç. Bazı şovlarda kullanılan yapay zekalar bile birçok insandan daha tepkili, daha duygusal, daha çok ses yükseltiyor. Dünya üzerinde gelinen durumun Ülkemde olan yansımaları bu şekilde. Paylaşımlar, yorumlar, görüntülere bakınca sanırsınız ki Dünyanın tüm alimleri, tüm çevrecileri, tüm sosyalistleri, tüm dindarları, tüm duygusalları ve diğer tümlerin hepsi benim Ülkemde yaşıyor. Ama bu kadar şeye rağmen ben bir ses duyamıyorum. Bu insanların sesini işitemiyorum. Acaba sağır mı oldum diye müzik açıyorum. Çalınan notaların tümünü duyuyorum. Belgesel seyrediyorum. Hayvanların, kuşların, böceklerin hatta uzaydan kayıt edilen Dünyanın sesini bile duyuyorum. Tek duyamadığım Ülkem insanı. Konuşuyorlar ancak sesleri yok. Sesi olmayanları duyamadığımı fark etmem çok zamanımı almadı. Onların seslerinin frekansını benim kulaklarım algılamıyor. Ama binlerce kilometre uzakta bombaların altında can veren bebeğin nefesinin sesini, ölüm çığlığını duyuyorum.
Gazze’de süren katliamda ölenlerin sayısı bu yazıyı yazdığımı da 15 bin 523’tü. Bunların 6 binden fazlası çocuk. Ülkemde bu olanların karşısında yapılan sözde birkaç gösteri sonrası hayat rutin akışında devam ediyor. Tüm siyasi partiler sesiz. Arada çıkan sesler ise ‘’Aman bizi eleştirmesinler. İki laf edelim’’ sesleridir. Geçenlerde TKP bir çalıştay yaptı. Belki gördünüz, belki görmediniz bilemiyorum? Ben gördüm. Evet sadece gördüm. Ancak hiçbir ses duyamadım. Konuşmacıların ağzı oynuyordu ancak ses çıkmıyordu. Niye bu örneği verdim? Bu parti komünist bir parti. Diğer düzen partilerinden farklı olması gereken bir parti. Daha doğrusu öyle olması gereken ancak olamayan bir parti. Bu yüzden örnek verdim. Bir diğeri TİP. Aynı şekilde sosyalist temeller üzerinden kurulu bir Parti. Son depremde ortaya koydukları farkındalık gerçekten takdire değer bir farkındalıktır. Halen canla, başla çalışıyorlar. Ancak onlarda Filistin konusunda diğer tüm partiler gibi sınıfta kaldılar. Sesleri yükselemedi bir türlü. İki sokak eylemi ile bu iş olmaz. Kendi partililerin toplandığı meydanlardaki söylemler duyulmaz. Ses olman gereken yerde sessiz kalırsan, yarın sesin olmasını beklediklerin seni konuşmaz. Bunları dediğim için beni eleştirmeye geldiğinde tümü ses yükseltebilir. Gerçek bu. Ancak eleştirilmeyi kabul ettiğinde karşında olan seni duymaya başlar. Sen eleştiriyi kabul etmeyip hemen karşı saldırıya geçer, savunma için ses yükseltirsen seni karşındaki duymaz. Bu şekilde davranmanın sonucu bellidir. Seni duymayanlar birken iki, ikiyken dört, dörtken sekiz ve derken yüzbinler olur. Farkına vardığında ise tek duyabildiğin kendi sesin olur. Onun da sana bir faydası olmaz. Bu dediğim sadece siyasi partiler için değil. Tüm STK’larda aynı şekilde. Hepsi derin bir sessizlik içinde. Bugün bir paylaşımın altında yaptığım yorum: ‘’ … Dünyanın bu katliama tepkisi yok. Ölenlerin on binde biri kadar köpek öldürülse Ülkeyi ayağa kaldıracak Panter Emellerimizden de ses yok…’’ buydu. Ne yazıktır ki durum bu. Diğerlerini burada sıralamanın daha fazla bir anlamı yok.
Gelinen durum, yaşanılanlar önceki dönemlerde böyle değildi. Toplumumuzda yerleşik bir mahalle kültürü vardı. Sokak, yaşamın tamamını yansıtan bir aynaydı. Paylaşım vardı. Koruma vardı. Üzüntü gerçekti, göz yaşı gerçekti. Yüzbinler sokağa dökülebiliyordu. Peki ne oldu da durum bu noktaya geldi? Cevabı hepimiz biliyoruz. Gezi Olayları. 2013 yılında bir parkta olan ağaçlar için benim Ülkemde milyonlar sokağa indi. Onlarca can feda edildi. Benim insanlarım, insan olarak ayağa kalkıp ses yükseltti. Sonrasında ne oldu? Onu da hepimiz biliyoruz. Bir anda ortaya atılan Devlet, Millet, Bayrak, Vatan söylemleri ile sessizlik sağlandı. Eylem duran adam ve ses çıkartmayanların eylemine evrildi. O duruş ve susuş bizi bu günlere getirdi. Olanların karşısında halen sessiz ve sedasız duruyoruz. İnsanların feryatları, yaşadıkları kimsenin umurunda değil. Bırakın Gazze’yi kapı komşusunun ne yaşadığından kimsenin haberi yok. Siyasiler bu toplumun insanları. Marslılar gelip, Ülkemde parti kurmuyor. Benim insanlarım bunlar. Tüm STK’larda olan insanlar benim insanlarım. TikTok fenomenleri benim insanım. Benim insanım sessiz, benim insanım hareketsiz. Sonuç ortada…
Diğer köşede buluşmak üzere…