Siyasetin genel ve evrensel bir tanımı vardır siyaset “her şeydir”. Siyaset çoğu zaman yalnızca Meclis kürsülerinde yapılan konuşmalar, parti programları ya da seçim meydanlarıyla sınırlıymış gibi anlatılır. Oysa siyaset bundan çok daha geniş, çok daha derin bir olgudur. Siyaset, hayatın kendisidir.
İnsan toplumsal bir varlık olduğu andan itibaren siyaset vardır. Üretirken, paylaşırken, dayanışırken; hatta susarken bile bir tavır alınır. Tavır almak siyasettir. Tavırsızlık da siyasettir. Çünkü tarafsızlık denilen şey çoğu zaman mevcut düzenin tarafında konumlanmaktır.
Siyaset yalnızca sosyal ve ekonomik analizlerin sonucu değildir; o analizlerden önce de bir gerçeklik vardı. İnsanlar birlikte yaşarken çıkar çatışmaları, değer farklılıkları ve güç ilişkileri ortaya çıktı. İşte siyaset, tam da bu somut durumların somut tahlilinden önce var olan ve o çatışmaların içinden doğan bir gerçekliktir.
Bugün “Meslek odalarına ne gerek var?”, “Sendikalar huzursuzluk çıkarıyor”, “Devlet gereğini yapıyor” söylemlerini sıkça duyuyoruz. Farklı bir ses yükseldiğinde hemen yaftalar hazır: itaatsizlik, anarşi, terör destekçiliği, vatan hainliği… Oysa örgütlenmek, söz söylemek, denetlemek ve hesap sormak demokrasinin temelidir. Bunları susturmak siyasetsizlik değil, en katı siyasetin ta kendisidir.
“Siyaset yapmıyoruz” diyenlerin yaptığı şey çoğu zaman ideolojik bir tercihtir. Alan kapatmak, eleştiriyi bastırmak, egemenleri rahatsız etmemek… Bu da bir siyasettir. Üstelik en net, en bilinçli siyasettir.
Suya sabuna dokunmamak bir erdem değildir. Aksine, mevcut düzenin en sert biçimde yeniden üretilmesine hizmet eder. Küresel sermayenin ve yerel temsilcilerinin politikalarını sorgulamadan kabul etmek, “düzen böyle” deyip kenara çekilmek; insanın kendisine, emeğine ve doğasına yabancılaşmasını hızlandırır.
Bugün insanlık yalnızca ekonomik krizlerle değil, ahlaki ve kültürel bir çürüme ile de karşı karşıya. Üretim değersizleşiyor, emek görünmezleşiyor, dayanışma zayıflıyor. İnsan doğasına, topluma ve hatta kendisine yabancılaşıyor. Bu yabancılaşma artık soyut bir kavram değil; gündelik hayatın içinde somut bir gerçeklik.
Daha vahim olan ise buna karşı alternatif üretmekte zorlanmamızdır. Küresel sermayenin dayattığı yaşam biçimine karşı, insanı ve emeği merkeze alan güçlü bir alternatif yaşam ve mücadele tarzı geliştiremiyoruz. Özellikle ülkemizde muhalif ve dinamik güçlerin bu konuda yetersiz kalması, toplumun tüm dinamiklerini alternatif bir yaşam ve mücadele tarzında örgütleyememesi da düşündürücüdür.
Oysa bugün en büyük alternatif; yaşamın kendisini yeniden kurmaktır. Üretimi, bilimi, sanatı, dayanışmayı, paylaşmayı ve aşkı yeniden merkezine alan bir toplumsal anlayış geliştirmek zorundayız. Çünkü insanlığın bu çürümeden çıkış yolu, örgütlü üretimden ve dayanışmadan geçer.
Tarih göstermiştir ki kurtuluş bireysel kaçışlarda değil, kolektif mücadelededir. İnsan ancak örgütlenerek özgürleşir.
Siyaset hayatın her alanındadır. Ve hayatı savunmak da bir siyasettir. Sessiz kalmak da bir siyasettir.









