Türkiye ekonomisi, son yılların en çarpıcı paradokslarından birine sahne oluyor. Resmi makroekonomik göstergeler büyümeden, finansal sistemin iyi işleyişinden bahsederken, sokaktaki vatandaşın gündelik hayatı giderek daha fazla zorlaşıyor. Peki, klasik anlamda bir üretim çöküşü veya finansal çöküş mü yaşıyoruz? ki, “Ekonomik kriz” söylemi herkesin dilinde.
Geleneksel ekonomik kriz, üretimde keskin düşüşler, finansal sistemin çöküşü veya kamu ödemelerinin durması gibi hususlar içerir. Oysa mevcut duruma bakıldığında, ekonomik büyümenin sürdüğü, bankacılık sektörünün işlevsel olduğu ve devletin ödeme kapasitesini koruduğu görülmektedir. Demek ki, esasında ekonomik bir kriz yaşanmıyor!
Evet, ekonomi büyüyor. Buna rağmen, hanelerin reel gelirlerinde hissedilir bir erime ve refah kaybının olması bir çelişkiyi ortaya koymaktadır. Süreç, sabit gelirliyi varlıklıya, emekliyi rantiyeye, kiracıyı mülk sahibine kaynak aktaran bir mekanizmaya dönüşmüş durumdadır.
Enflasyon, artık sadece fiyatların yükselmesi değil; vergi yapısı, borçlanma dinamikleri ve sosyal devlet işlevlerinin zayıflaması üzerinden işleyen güçlü bir yeniden dağıtım aracı haline dönüşmüştür, adeta sabit gelirlinin üzerine bindirilmiş, görünmez ama yıkıcı bir örtülü vergi işlevi görmektedir. Ücretler ve maaşlar enflasyon karşısında erirken, döviz ve gayrimenkul gibi korunaklı varlıklara sahip olanlar bu süreçten kazançlı çıkmaktadır.
Reel Ücretlerinde azalma yaşayan hanehalkları’nın büyük çoğunluğunun borçlanma olgusu da bu tabloyu pekiştirmektedir. Bireysel kredi ve kredi kartı borçlarındaki rekor artış, refahın değil, çaresizliğin göstergesidir. Kredi kartları lüks tüketim değil, market alışverişi, kira ve faturaların finansman aracı haline gelmiştir. Bu, tüketimden çok, geleceğin gelirinin yüksek maliyetle bugüne çekilmesi anlamına gelmekte ve hanehalkları’nın borçlanma imkanını bir taraftan tüketirken, diğer taraftan sosyal kırılganlığı da derinleştirmektedir.
Vergi sisteminin yapısı da dağıtımdaki adaletsizliği derinleştiren diğer önemli bir unsurdur. Dolaylı vergilerin (KDV, ÖTV) toplam vergi gelirleri içindeki yüksek payı, düşük gelirli gruplar üzerinde oransal olarak daha ağır bir yük oluşturmaktadır. Buna karşılık, servet ve gelir üzerinden alınan direkt vergilerin nispi olarak sınırlı kalması ve sosyal transfer mekanizmalarının yetersizliği, eşitsizliği telafi edecek düzeyden uzaktır.
Konut piyasasında ki durum, bu aktarımın en somut göstergelerinden bir diğeridir. Kiralardaki hızlı artış, kiracıların gelirlerinin büyük bölümünü barınmaya ayırmasına yol açarken, mülk sahipleri enflasyona karşı korunaklı bir pozisyonda kalmaktadır. Konut sahibi olma imkanının geniş kesimler için giderek uzaklaşması, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda sosyolojik bir ayrım yaratmaktadır.
Büyüyen ekonomiye rağmen, yoksullaşmanın ve gelir dağılımında artan bozulmanın sosyolojik etkilerinin bir örneği, geleceğe güvenle bakamayan kalifiye genç nüfusun rasyonol tercihleri üzerinden de gözlemlemek mümkündür. Yurt dışına yönelen öğrenci ve profesyonel sayısındaki artış, salt işsizlikle açıklanamaz; bu, aynı zamanda mevcut ekonomik düzene ve gelecek beklentilerine dair güvenin aşınmasının bir göstergesidir. Kaybedilen, yalnızca bugünün insan sermayesi değil, aynı zamanda ülkenin gelecekteki potansiyelidir.
Bu veriler bize esas sorunun, ekonominin üretmemesi, kriz içerisinde olması değil, üretilen değerin toplumsal kesimler arasında nasıl dağıtıldığı sorunsalını ortaya koymaktadır. Politik tercihlerden kaynaklı olarak, Orta sınıfın erimesi ve gelir eşitsizliğinin derinleşmesi eşliğinde ilerleyen bu süreçte, sistem içi gerilimler sürekli olarak en kırılgan kesimlere yöneltilmektedir.
Ancak, krizden daha derin ve yapısal olan, sistematik bir yoksullaşma ve eşitsizlikteki artış sürecinin uzun vadede ülkemizin yararına olmayacağıdır. Gerçek anlamda toparlanma, kağıt üzerindeki makroekonomik göstergelerle değil, hanelerin reel gelirlerindeki artış, adil ve ilerici bir vergi sisteminin tesis edilmesi ve orta sınıfın yeniden güçlenmesi ile mümkündür.









