Son yıllarda küresel ekonomideki uçurumlar derinleştikçe, tozlu raflardan inen bir kavram tekrar zihinleri kurcalıyor: Kurtuluş Teolojisi. 1960’ların sonunda Latin Amerika’nın yoksul mahallelerinden yükselen bu ses, sadece bir dini yorum değil; adaletsizliğe karşı bir başkaldırı çığlığıydı. Bugünün dünyasında, servetin %1’lik bir kesimde toplandığı bir düzende, bu teolojinin sorduğu sorular her zamankinden daha sarsıcı.
Peki, kutsal metinleri ekonomik bir kurtuluş reçetesi olarak okumak ne kadar isabetli? Ya da daha önemlisi, dinin “ezilenlerin yanında saf tutması” bir zorunluluk mu, yoksa tehlikeli bir politikleşme mi?
Yoksulların Öncelikli Tercihi
Kurtuluş Teolojisi’nin kalbinde “yoksulların öncelikli tercihi” (preferential option for the poor) ilkesi yatar. Gustavo Gutiérrez gibi öncü isimlere göre, İncil sadece ruhun selametiyle değil, insanın dünyadaki fiziksel prangalarından kurtulmasıyla da ilgilenir. Bu bakış açısına göre:
Yapısal Günah: Günah sadece bireysel bir hata değildir. Sistematik sömürü, çocuk açlığı ve gelir adaletsizliği birer “yapısal günah”tır.
Praksis (Eylem): Teoloji sadece üzerine düşünülen bir kuram değil, hayatın içinde uygulanan bir eylemdir. Tanrı hakkında konuşmak yetmez; O’nun adaletini yoksul mahallelerde inşa etmek gerekir.
Yeryüzü Krallığı: Cennet sadece ölümden sonraki bir ödül değil, yeryüzünde kurulması gereken adil bir düzenin idealidir.
Vatikan ve Marksizm Çatışması
Tabii ki bu hareket her zaman alkışlarla karşılanmadı. Özellikle 1980’lerde Vatikan, bu akımı “Hristiyanlık maskesi takmış bir Marksizm” olarak gördü. Dönemin Papası II. Ioannes Paulus ve Kardinal Ratzinger, sınıf çatışması üzerine kurulu bir din anlayışının Kilise’nin evrensel sevgi mesajını zedeleyeceğini savundu. Kilise, devrimci bir yumruktan ziyade, herkesi kucaklayan bir el olmalıydı.
Ancak bugün, Arjantinli Papa Francesco’nun “Yoksul bir kilise, yoksullar için bir kilise” söylemiyle birlikte rüzgarın yönü değişti. Ekolojik krizden vahşi kapitalizmin eleştirisine kadar pek çok alanda Kurtuluş Teolojisi’nin modern izlerini görmek mümkün. Artık mesele sadece bir “ideoloji” değil, bir “hayatta kalma” meselesi olarak görülüyor.
Bugün İçin Ne Anlama Geliyor?
Kurtuluş Teolojisi bize şunu hatırlatıyor: İnanç, fildişi kulelerde veya steril mabetlerde yaşandığında hayatla bağını koparır. Eğer bir inanç sistemi, kapısının önündeki açlığa veya toplumsal adaletsizliğe gözlerini kapatıyorsa, o inancın samimiyeti sorgulanmaya muhtaçtır. Din, statükoyu kutsayan bir araç mı olacak, yoksa statükoyu sarsan bir vicdan mı?
Ancak bir tehlike de baki: Dini tamamen bir siyasi ideolojiye indirgemek, onun aşkın (transandantal) boyutunu yok edebilir. İnanç, siyasetin yedeği değil, siyasetin üzerindeki bir vicdan pusulası kalmalıdır.
Sonuç olarak; Kurtuluş Teolojisi, mülkiyeti değil insan onurunu merkeze alan bir itirazdır. Dünyanın yarısı açlık sınırı altındayken, diğer yarısının refah içinde “şükrederek” ibadet etmesinin ne kadar kutsal olduğu tartışmalıdır. Belki de gerçek kurtuluş, ibadeti sadece secdede değil, sömürülenin hakkını ararken de bulmaktır.
Yoksulların Tanrısı mı, Güçlülerin Dini mi? Kurtuluş Teolojisi Üzerine
Din çoğu zaman gökyüzüne ait bir mesele gibi anlatılır; sabır, tevekkül ve kader kavramlarıyla yeryüzündeki adaletsizlikler kutsanır. Oysa Latin Amerika’da 1960’larda filizlenen Kurtuluş Teolojisi, bu ezberi bozarak sarsıcı bir soru sordu: Tanrı gerçekten yoksulların yanında mı, yoksa egemenlerin düzenini mi kutsuyor?
Kurtuluş Teolojisi’ne göre yoksulluk bir kader değil, politik ve ekonomik tercihlerin sonucudur. Dolayısıyla açlık, işsizlik ve dışlanma “imtihan” değil; değiştirilebilir, hatta değiştirilmesi gereken yapılardır. Bu yaklaşım, dini yalnızca bireysel ahlaka hapseden anlayışa karşı çıkar; inancı, adalet mücadelesinin ahlaki zemini olarak konumlandırır.
Bu yüzden Kurtuluş Teolojisi, kilise duvarları içinde kalmadı. Toprak işgallerinde, grevlerde, gecekondu mahallelerinde kendine alan açtı. İsa’yı bir saray vaizi değil, Roma İmparatorluğu’nun baskısı altında ezilenlerin yanında duran devrimci bir figür olarak okudu. Bu okuma, doğal olarak iktidarları rahatsız etti. Vatikan’dan askerî cuntalara kadar birçok güç odağı, Kurtuluş Teolojisi’ni “siyasallaşmış din” diyerek bastırmaya çalıştı.
Bugün bu tartışma yalnızca Latin Amerika’ya ait değil. Sosyal devletin geri çekildiği, yoksulluğun ahlaki bir kusur gibi sunulduğu her yerde Kurtuluş Teolojisi yeniden anlam kazanıyor. Çünkü temel iddiası hâlâ güncel: Tanrı tarafsız değildir; ezilenlerin yanındadır.
Asıl soru şu: Din, acıyı kutsayan bir afyon mu olacak, yoksa adaletsizliğe karşı bir vicdan mı? Kurtuluş Teolojisi bize şunu hatırlatıyor: İnanç, eğer yoksulun sofrasına, emekçinin alın terine, dışlananın onuruna dokunmuyorsa; göğe ne kadar bakarsa baksın, yeryüzünde bir karşılığı yoktur.
Yoksulların Tanrısı mı, Güçlülerin Dini mi? Kurtuluş Teolojisi Üzerine
Din çoğu zaman gökyüzüne ait bir mesele gibi anlatılır; sabır, tevekkül ve kader kavramlarıyla yeryüzündeki adaletsizlikler kutsanır. Oysa Latin Amerika’da 1960’larda filizlenen Kurtuluş Teolojisi, bu ezberi bozarak sarsıcı bir soru sordu: Tanrı gerçekten yoksulların yanında mı, yoksa egemenlerin düzenini mi kutsuyor?
Kurtuluş Teolojisi’ne göre yoksulluk bir kader değil, politik ve ekonomik tercihlerin sonucudur. Dolayısıyla açlık, işsizlik ve dışlanma “imtihan” değil; değiştirilebilir, hatta değiştirilmesi gereken yapılardır. Bu yaklaşım, dini yalnızca bireysel ahlaka hapseden anlayışa karşı çıkar; inancı, adalet mücadelesinin ahlaki zemini olarak konumlandırır.
Bu yüzden Kurtuluş Teolojisi, kilise duvarları içinde kalmadı. Toprak işgallerinde, grevlerde, gecekondu mahallelerinde kendine alan açtı. İsa’yı bir saray vaizi değil, Roma İmparatorluğu’nun baskısı altında ezilenlerin yanında duran devrimci bir figür olarak okudu. Bu okuma, doğal olarak iktidarları rahatsız etti. Vatikan’dan askerî cuntalara kadar birçok güç odağı, Kurtuluş Teolojisi’ni “siyasallaşmış din” diyerek bastırmaya çalıştı.
Bugün bu tartışma yalnızca Latin Amerika’ya ait değil. Sosyal devletin geri çekildiği, yoksulluğun ahlaki bir kusur gibi sunulduğu her yerde Kurtuluş Teolojisi yeniden anlam kazanıyor. Çünkü temel iddiası hâlâ güncel: Tanrı tarafsız değildir; ezilenlerin yanındadır.
Asıl soru şu: Din, acıyı kutsayan bir afyon mu olacak, yoksa adaletsizliğe karşı bir vicdan mı? Kurtuluş Teolojisi bize şunu hatırlatıyor: İnanç, eğer yoksulun sofrasına, emekçinin alın terine, dışlananın onuruna dokunmuyorsa; göğe ne kadar bakarsa baksın, yeryüzünde bir karşılığı yoktur.







