Liberal ekonomi, sahne önünde özgürlük vaatleriyle parıldarken, perde arkasında bambaşka bir oyun oynanıyor. Teorinin “serbest piyasa” ve “bireysel özgürlük” söylemleri, pratikte sermayenin sınırsız hareket özgürlüğüne dönüşmüş durumda. Emek ise yerel, korunmasız ve pazarlık gücü zayıf bir konumda kalmaya mahkum edilmiş.
Sistemin çarpıklığını anlamak için rakamlara bakmak yeterli: Dünyada dolaşımda yaklaşık 110 trilyon dolar para var, ancak toplam borç stoku 350 trilyon doları aşmış durumda. Aradaki 240 trilyon dolarlık uçurum, bize basit bir gerçeği haykırıyor: Bu sistem borçla ayakta duruyor; borç durursa sistem durur.
Klasik ekonomi politikasında para, üretim sonucu ortaya çıkan somut değerin temsiliydi. 1971’de Bretton Woods sisteminin çöküşü ve ABD dolarının altınla bağının koparılmasıyla her şey değişti. Modern finans kapitalizminde para, somut bir değere değil, devletin ve finansal sistemin güvenine dayanır hale geldi.
Bugün paranın %90’ından fazlası, bankaların kredi yaratmasıyla dijital olarak var oluyor. Bir banka kredi verdiğinde, fiziksel olarak kasasından para çıkarmıyor. Basitçe, borçlunun hesabına dijital bir kayıt giriyor. Yaratılan bu yeni para, henüz üretilmemiş mal ve hizmetlerin, gelecekte yapılacak emeğin satın alma vaadi.
Sistemin içsel çelişkisi şu: Banka %10 faizle 100 birim kredi yarattığında, geri ödemede 110 birim gerekiyor. Ancak sistemde sadece 100 birim yeni para var. Ekstra 10 birim (faiz) nereden gelecek?
İşte sistemin sırrı burada: Faizi ödeyebilmek için, ya başka bir borçlunun yeni kredi alması gerekir, ya da mevcut paranın dolaşım hızı artmalıdır. Bu, sistemin sürekli yeni borçlanmalara ve büyümeye mahkum olduğu anlamına gelir.
Türkiye, bu küresel finansal mimarinin kırılgan uçlarından birinde. 450-500 milyar dolar bandındaki brüt dış borç stoku, GSYH’nin yaklaşık %55-60’ına denk geliyor. Ancak asıl kritik gösterge, “yıllık çevrim gereksinimi”. Yılda 200 milyar doların üzerinde bir borcun (faiz+anapara) yeniden finanse edilmesi gerekiyor.
Daha vahimi, yüksek görünen ihracatımızın ithal girdi bağımlılığı %65-70’ler seviyesinde. Otomotiv, beyaz eşya, tekstil gibi başlıca ihraç kalemlerimiz, enerji, ara malı ve yatırım malları ithalatı olmadan üretilemiyor. Bu durum, ihracattan elde edilen her 100 doların nette yaklaşık 30-35 dolara indiği anlamına geliyor.
Ülke olarak mevcut yolda ısrar eder; Yani, yapısal reformlar ertelenir; borç çevrimi yeni borçlanmalarla sürdürülür ise; kısa vadede büyüme rakamları makul görünebilir, ancak orta vadede rezervler erir, enflasyon yapısal hale gelir, uzun vadede ise borç stoku sürdürülemez seviyelere ulaşır. Sessiz yoksullaşma, orta sınıfın erimesi de kaçınılmaz hale gelir.
Çıkış yolu, ihracatta ithal girdi bağımlılığını %70-80’lerden %40’lar seviyesine indirecek sanayi politikası, teknoloji yoğun katma değerli sektörlere odaklanma; Sıcak para yerine uzun vadeli doğrudan yatırımları teşvik, tasarrufların yurt içinde reel yatırımlara kanalize edilmesi ve Sermaye kontrollerinde esnek ve stratejik araçlar geliştirme, bölgesel para swap anlaşmalarını genişletmedir.
Bu düzen, kötülüğü normalleştiren, sömürüyü teknik bir meseleye indirgeyen ve insanı rakamlara dönüştüren bir mekanizmadır. En büyük tehlikesi, başarısızlığı bireyselleştirip suçu sisteme değil, insana yüklemesidir.
Bu bir komplo teorisi değil, çıplak bir sistem okumasıdır. Sorun piyasanın kendisi değil, onu sınırlandırmamak ve insanın üstünde bir otoriteye dönüştürmektir. Rakamları sorgulamak, mekanizmayı anlamaya çalışmak ve “başka yol yok” inancından vazgeçmek, ilk ve en gerekli direniş adımıdır.
Atatürk dönemi modeli, bugün yaşadığımız küresel finans tuzağına düşmemek için alınmış bilinçli tedbirlerin tarihsel örneğidir. Dış borçlanmaya minimum düzeyde başvurarak, üretim temelli ve kendi kendine yeten bir ekonomi inşa etmeyi hedefleyen bu model, finansal vesayetten korunmanın mümkün olduğunu gösteriyor.
Tercih hala bizim elimizde.









