Türkiye’de her büyük depremden sonra kulağımıza çalınan o meşhur cümle: “Bu son olsun.”
Ama olmuyor. Hiçbir deprem son olmuyor çünkü biz aslında depremi değil, sonuçlarını konuşuyoruz. Yıkılan binaları, kaybettiklerimizi, geç gelen yardımları tartışıyoruz. Peki ya şehirleri depreme hazırlamayı neden en baştan konuşmuyoruz? Planlama hatalarını neden sorgulamıyoruz?
Depremi durdurmak elimizde değil. Bunu herkes biliyor. Ama bir depremin felakete dönüşmesini engellemek elimizde. Bunun için sadece “yeni bina” yapmak yetmez. Asıl mesele şehirleri bütün olarak hazırlamaktır; zemin etüdünden altyapıya, acil toplanma alanlarından hastanelerin güvenliğine, ulaşım ağlarından afet bilincine kadar her şeyi düşünmek zorundayız.
Ama Türkiye’de deprem politikası neredeyse tek bir kelimeye sıkıştırılmış durumda: “Kentsel dönüşüm.”
Dönüşüm dediğimiz şeyse çoğu zaman planlı bir mahalle yenilemesi değil, parsel parsel ilerleyen, sosyal ve altyapısal ihtiyaçları yok sayan bir “yık-yap” sürecine dönüşmüş vaziyette. Bu da insanı ister istemez şu soruyu sormaya itiyor:
Türkiye gerçekten deprem riskini mi azaltmaya çalışıyor, yoksa depremi yeni bir inşaat döngüsüne bahane mi yapıyor?
Deprem gerçeğiyle yaşayan bir ülke için asıl mesele daha fazla beton üretmek değil; riskleri doğru okuyan, kaynakları doğru kullanan, şehirleri bütüncül bir planlamayla hazırlayan bir yönetim anlayışını hayata geçirmektir. Çünkü yollar dar kalıyorsa, altyapı kırılgansa, toplanma alanlarınız yoksa, hastaneniz veya itfaiyeniz risk altındaysa, yepyeni binalar yapmak tek başına şehri güvenli kılmaz.
Depremler ne zaman olacağını bilmediğimiz ama olacağını çok iyi bildiğimiz afetlerdir. Bu yüzden asıl soru “Depremden sonra ne yaparız?” değil, “Deprem gelmeden önce şehirlerimizi ne kadar hazırlayabildik?” olmalıdır. Bu tablo değişmedikçe, yapılan her yeni bina, atılan her temel, söylenen her “bu son olsun” boş bir teselliden ibaret kalacaktır.
Oysa kentsel dönüşüm öyle mi? Yeni binalar yükselir, temel atma törenleri olur, sitelerin lansmanları yapılır. İnşaat sektörü canlanır, arsa fiyatları uçar, belediyelerin ruhsat ve imar gelirleri artar.
İşte bu yüzden geldiğimiz noktada kentsel dönüşüm, afet riskini azaltma politikası olmaktan çıkmış, bir kent ekonomisi modeline dönüşmüş durumda. Ve asıl sorun da burada başlıyor.
Çözüm konusunda merkezi ve yerel otoritenin güçlerini ve imkanlarını birleştirerek bütüncül bir çalışma yürütmeleri zorunlu olmakla birlikte; ne var ki bugün ülkemizde çok sayıda belediye hakkında usulsüzlük, yolsuzluk, rüşvet, nepotizm gibi hususlar, ne yazık ki! asıl meselelerin önüne geçmiş durumda.
Bugün, en azından yerel yönetimlerin atacağı birçok adım aslında belli ve uygulanabilir. Bunlara örnek olarak, görev alanı ve sorumluluğu dahilindeki zemin ve bina risk haritaları çıkarmak, kritik kamu binalarını güçlendirmek, su ve enerji altyapısını dayanıklı hale getirmek, lojistik merkezler kurmak, mahalle mahalle gönüllü ekipler oluşturmak, insanları bilinçlendirmek gibi…
Üstelik bunların çoğu yüksek maliyet de gerektirmez. Ama nedense uygulamada öncelik hep başka şeylere veriliyor. Bu bir teknik bilgi eksikliği değil; bu bir tercih meselesi. Siyasal ve ekonomik tercih.
Gelinen noktada dirençli bir şehir sadece sağlam binalardan değil, dayanıklı altyapıdan, planlı ulaşım ağlarından, güçlü kurumsal koordinasyondan, şehrin sosyal, ekonomik ve toplumsal sorunlarına çözüm üreten ve en önemlisi bilinçli bir toplumdan oluşmaktadır.
Battal Özkapıcı









