Ortadoğu bir kez daha barut fıçısı. Ancak bu kez mesele sadece sınır güvenliği değil; küresel finans sisteminin kalbi, yani petrodolar sistemi sarsılıyor. Bir yanda ABD-İsrail-İran gerilimiyle tırmanan sıcak savaş, diğer yanda bu gerilimin tetiklediği ekonomik deprem dalgaları. Peki, Türkiye bu kıskacın neresinde durmalı?
Hürmüz Boğazı dünyanın şahdamarı. İran ile ABD arasındaki herhangi bir çatışma, sadece askeri bir olay değil, küresel bir enerji krizidir. 2019 yılında Hürmüz’de yaşanan tanker gerilimi, petrol fiyatını kısa sürede % 20 fırlatmıştı. Bugün varil başına 100 doları aşan fiyatlar ve kopan tedarik zincirleri bizi bekliyor. Enerji ithalatçısı Türkiye için bu, enflasyonun ithal edilmesi ve cari açığın kontrol edilemez hale gelmesi demek. Yıllık enerji faturasının yüzde 90’ından fazlasını dolarla ödeyen bir ekonomi olarak, Hürmüz’deki her kıvılcım doğrudan cebimizi yakıyor. Bu noktada yapılması gereken “taraf seçmek” değil, “kanal açmak”tır. Kimi stratejistler “dolar hegemonyası bitmez” dese de, Türkiye Batı’nın yaptırım baskısı ile İran’la olan komşuluk ve enerji hukuku arasında sıkışmış durumda. Çözüm, bu baskıyı tahkimata dönüştürecek mekik diplomasisinde gizli. Petrodolar kıskacı ve yerel para çıkışı yıllardır dünyayı yöneten “petrol sadece dolarla satılır” kuralı, bugün BRICS ve benzeri yapılarla sorgulanıyor. İran’ın petrolünü Çin yuanı ile satma girişimleri veya Rusya’nın ruble ısrarı, petrodoların egemenliğini sarsıyor.
Türkiye ne yapmalı? Türkiye, dolara olan bağımlılığını kademeli olarak azaltmak zorunda. Dış borç stokumuz hâlâ dolar-euro ekseninde olsa da, enerji ticaretinde yerel para birimlerine geçiş artık bir seçenek değil, finansal bir zorunluluk haline gelmiştir. Bu durumun gerçekleşebilme derecesi, hem yaptırım riskini hafifletir hem de Merkez Bankası’nın dolar rezervleri üzerindeki baskıyı azaltır.
Petrodolar sistemi çökerken veya dönüşürken, Türkiye “takas” (barter) ve dijital para sistemlerini de kapsayan hibrit bir model geliştirmelidir. Ancak burada BRICS masasında yer almak gibi iddialı bir hedef yerine, bu tür platformlarla teknik düzeyde diyalog kanalları kurmak daha gerçekçi bir adım olacaktır. İki blok arasında “Güvenli Liman” olmak Türkiye’nin önündeki en büyük risk, iki blok arasında kalıp her iki tarafın da şüphesini çekmektir. Ancak bu risk, aynı zamanda da vazgeçilmez aracı olmak ve Enerji Hub’ı (yalnızca enerji üreten değil, aynı zamanda bu enerjiyi depolayan, işleyen ve uluslararası piyasada pazarlayan ülke) olmak gibi fırsatları da içinde barındırır.
İran ve Rus gazının Avrupa’ya, Azerbaycan ve Türkmen kaynaklarının dünyaya açıldığı kapı olarak kalmak elbette önemli. Ancak “yaptırım uygulanamaz ülke” iddiası gerçekçi değil; Almanya bile kuzey akım’a rağmen yaptırımlara uydu. Bu nedenle gelinen noktada ekonomik tam bağımsızlık için, sistem değişikliği ve yerli üretimin yanısıra finansal mimariyi de çeşitlendirmek gerekmektedir.











