Türkiye ekonomisi bugün garip bir eşikte duruyor. Kağıt üzerinde bakıldığında sistem çalışıyor; piyasalar açık, bankalar işliyor, devlet yükümlülüklerini yerine getiriyor. Yani klasik anlamda bir “kriz fotoğrafı” yok. Ama aynı anda başka bir gerçek daha var; toplumun geniş bir kesimi her ay biraz daha daralan bir hayatın içinde. Bu iki tabloyu aynı anda okumadan doğru sonuca varmak mümkün değil.
Teknik olarak kriz yok, hissedilen başka. Hayatın içinden konuşursak tablo çok daha sert. Gelir sabit, gider hareketli. Maaş yerinde, fiyatlar koşuyor. Bu yüzden asıl mesele şu: Kriz yok denilen bir yerde, insanlar neden sürekli kaybediyor?
Çünkü yaşanan şey bir çöküş değil; yavaş ve kontrollü bir fakirleşme süreci. Denge var ama kim için? Son dönemde uygulanan politikalarla birlikte belirli göstergelerde toparlanma işaretleri görülüyor. Bu inkâr edilemez. Ancak bu toparlanmanın bir de görünmeyen finansmanı var. O finansman ne dış kaynak ne de verimlilik artışı. O finansman, doğrudan vatandaşın cebidir.
Emekli, gelirinin satın alma gücünü koruyamıyor, asgari ücretli yıl bitmeden yeniden geriye düşüyor ve maaşlı kesim sürekli “yetiştirme” çabası içinde. Bu yüzden ortada bir denge varsa bile, bu denge toplumun geneline yayılmış bir refah üretmiyor. Aksine, belli kesimlerin yüklenmesiyle ayakta duruyor.
Ekonomi yönetimi kısa vadede sistemi sakinleştirmeyi başardı. Bu önemli. Ama bu başarıyı abartmak, asıl sorunu perdelemek olur. Çünkü şu an yapılan şey, esas olarak bir zaman kazanma operasyonu. Peki bu kazanılan zaman ne için kullanılıyor? İşte asıl boşluk burada.
Üretim yapısı değişiyor mu? Katma değer artıyor mu? Kurumlar güçleniyor mu? Kurallar kişilerin önüne geçiyor mu? Bu soruların net cevapları yoksa, elde edilen istikrar kalıcı değil, geçicidir. Bugün gelinen noktayı sadece güncel politikalarla açıklamak eksik olur. Uzun yıllar boyunca kolay finansmanla büyüme tercih edildi. Üretimden çok tüketim teşvik edildi. Kurumlar güçlendirilmek yerine esnetildi. Bunun sonucu olarak ekonomi, kendi kendine denge kuramayan bir yapıya dönüştü. Şimdi bu yapı toparlanmaya çalışıyor. Ama aynı temel üzerinde kalındığı sürece, elde edilen her iyileşme sınırlı kalacaktır.
Bugün tartışılması gereken en kritik başlık teknik göstergeler değil, yükün nasıl paylaşıldığıdır. Çünkü mevcut tabloda herkes aynı bedeli ödemiyor. Varlığı olan kendini koruyabiliyor. Esnek geliri olan uyum sağlayabiliyor. Ama sabit gelirli için seçenek yok. Bu durum ekonomiyi sadece kırılgan değil, aynı zamanda adaletsiz hale getiriyor.
Bugün, Türkiye ekonomisi ayakta. Bu doğru. Ama bu ayakta kalma hali, geniş bir kesim için rahatlama anlamına gelmiyor. Sorun artık “çöker mi?” sorusu değil. “Bu şekilde ne kadar sürdürülebilir?” sorusu. Ekonomi sadece rakamlarla düzelmez. İnsanların hayatı düzelmeden, hiçbir denge kalıcı olmayacaktır.











