Türkiye’nin kronik ekonomik sorunlarını tartışırken genellikle rakamlarda, oranlarda, günlük kur hareketlerinde boğuluyoruz. Oysa meselenin özü, basit ama hayati bir ayrımda saklı: Yatırım ile harcama arasındaki fark.
Yatırım, paranın gelecekte değer, verimlilik ve refah üretmek için bugünden konumlandırılmasıdır. Bir fabrika, bir teknoloji geliştirme merkezi, bir araştırma hastanesi, nitelikli bir eğitim kurumu gibi… Harcama ise anlık ihtiyaçları karşılar ve biter; Gündelik alışveriş, kredilerle finanse edilen gösterişli tüketim veya ekonomik geri dönüşü zayıf, siyasi gösterişi yüksek kamu projeleri gibi…
Maalesef Türkiye, yıllardır bir “harcama ekonomisi” modelinde sıkışmış durumda. Ekonomik Büyüme, tüketim kredileri, beton ağırlıklı inşaat hamleleri ve verimsiz kamu harcamalarıyla şişiriliyor. Ancak bu, temelde sağlıksız bir büyüme. Çünkü yatırım diye sunulan şeyin çoğu aslında harcamadan ibaret ve bunlar döviz ihtiyacını artıran, cari açığı besleyen, rant odaklı, lüks konut ve AVM projeleri… Diğer yandan, yüksek katma değerli sanayi, teknoloji, Ar-Ge, verimli tarım ve en önemlisi hukuk ve kurumsal yapı gibi gerçek yatırım alanları ise ısrarla ihmal ediliyor.
Sonucunda yüksek enflasyon, eriyen orta sınıf, güven kaybıyla yurt dışına çıkan sermaye gibi sonuçlarla karşı karşıya kalıyoruz.
Bu modelin siyasi bir cazibesi var; kısa vadede oy getiriyor. Kredi dağıtmanın, törenle temel atmanın, sosyal yardım dağıtmanın somut ve hızlı bir siyasi karşılığı var. Uzun vadeli, meyvesi on yıllar sonra alınacak yatırımların, nitelikli eğitimin, bağımsız yargının, bilimsel Ar-Ge’nin meyvesini belki sonraki iktidarlar toplayacak tavrı hakim.! Dolayısıyla, İktidarlar, “Hızlı büyüme mi, kalıcı refah mı?” sorusunda genellikle ilkini tercih ediyor.
Bu kapsamda muhalefete de kritik bir sorumluluk düşüyor. Ancak, muhalefet çoğu zaman “Hukukun üstünlüğü ve bağımsız yargı; şeffaf, denetlenebilir kamu ihale sistemi; kamu maliyesinde ciddi tasarruf ve israfın sonu; eğitim ve üretimi merkeze alan kaynak tahsisi; Merkez Bankası’nın bağımsızlığı ve enflasyonla esaslı mücadele gibi…” konularda net, dürüst ve somut öneriler yerine; seçmene “Her şey daha iyi olacak” gibi ne zaman? ve nasıl? Olacağı belirsiz vaatlerde bulunmakla yetiniyor.
Ayrıca, İktidarın yanlış politikalarını eleştirirken, “Çiftçinin borcunu sileceğiz, maaşları artıracağız”, “Herkese daha fazla destek” gibi popülist vaatler verme tuzağına sık sık düşüyor.
Bunlar sorunun kökenindeki “harcama odaklı” zihniyeti değiştirmiyor, sadece aktarıyor. Oysa toplum acıya değil, aldatılmaya tahammülsüzdür. Muhalefetin “adil bir paylaşım” ve “kurallı bir Türkiye” vaadini, somut kırmızı çizgiler üzerinden inşa etmesi gerekiyor.
Geçmişte 1930’ların sanayi hamlesi veya 1960’ların planlı kalkınması bize sorunlarımızın çözümünün mümkün olduğunu gösterdi. Bugün de mümkün. Eksik olan, mevcut konfor alanını terk edecek devlet aklı ve siyasi sorumluluktur. Tabii ki burada geçmişe nostaljik bir dönüş yapalım demiyoruz; Ancak, Atatürk döneminin akıl, bilim ve planlama odaklı ekonomik modelini bugünün koşullarında yeniden yaratabiliriz.
Bu model için Devlet; enerji, tarım, ileri teknoloji ve savunma gibi stratejik alanlarda uzun vadeli, planlı yatırımlarla öncülük yapmalı; Yargı, düzenleyici kurumlar ve Merkez Bankası siyasi etkiden uzak, liyakate dayalı ve güçlü kurumlar olarak yapılandırılmalı; “Beş” yıllık sanayi ve teknoloji planlarıyla özel sektörü de kapsayan, ihracata ve katma değere odaklı bir yol haritası çizilmeli; Tüm kaynakların merkezine nitelikli insan gücü yetiştiren bir eğitim sistemi ve bilimsel Ar-Ge konulmalı; Küresel piyasalarla entegre, ancak temel üretim kapasitesini koruyan ve geliştiren bir sanayi politikası izlenmelidir.
Bu modelin önündeki en büyük engel, teknik imkansızlık değil siyasi iradedir. Çünkü bu model, kısa vadeli rant dağıtımını keser, hesap verilebilirliği ve liyakati şart koşar.
Başarılı ülke modelleri de bize net bir yol haritası sunmaktadır: Almanya ve Güney Kore, sanayi, teknoloji ve eğitim odaklı, disiplinli yatırım politikalarıyla kalkındı. Çin, devletin stratejik öncülüğünde, üretim kapasitesini sistematik şekilde inşa etti. Bu ülkelerin ortak noktası, kısa vadeli tüketim çılgınlığı yerine, uzun vadeli üretken kapasite inşasına odaklanmalarıdır. Türkiye’nin mevcut durumu ise ne yazık ki “tüketim ve inşaat odaklı” bir modeli işaret ediyor.
Türkiye, tüketim ve betona dayalı büyüme tuzağından ancak ve ancak üretken yatırımlara, hukukun üstünlüğüne ve bilimsel planlamaya geri dönerek çıkabilir. İktidarlar bu dönüşümün kısa vadeli siyasi maliyetini göze almalıdır. Muhalefet ise sadece eleştirmekle yetinmeyip, bu dönüşümün dürüstçe anlatıcısı ve somut programının uygulayıcısı/alternatifi olduğunu göstermelidir.
Dönüşüm acılı olabilir, ancak sürdürülebilir refahın tek yoludur.









