Ortadoğu yine dumanlı, ateşli ve belirsiz. Dubai semalarında yükselen alevler, Suudi Arabistan’ın stratejik petrol tesislerindeki patlamalar, İran’a saldırılar ve Katar’ın doğalgaz hatlarına yönelen tehditler…Perdenin arkasında çok daha büyük bir hesaplaşma, küresel bir sistemin can çekişmesi var. Asıl mesele, elli yıldır dünyaya hükmeden Petrodolar sistemi.
1974 yılında ABD ile Suudi Arabistan arasında imzalanan o meşhur anlaşmayı hatırlayalım. Buna göre; Suudi Arabistan, petrol satışlarını yalnızca ABD Doları üzerinden yapmayı kabul ederek ve petrolden elde ettiği devasa kârları (fazla likiditeyi) ABD hazine tahvillerine yatırarak Amerikan borçlarını finanse etmeyi taahhüt etti; karşılığında ABD, Suudi Kraliyet ailesine askeri koruma, silah satışı ve Suudi Arabistan’ın altyapısını modernize etmek için teknik destek sağladı.
Bu “güvenlik şemsiyesi”, ABD’ne karşılıksız “rezerv para” basma lüksü tanıdı. Dünya petrol almak için dolara ihtiyaç duydukça, Amerikan dolarına olan talep de yapay olarak arttı, bu da ABD’nin büyük bütçe açıklarını sürdürebilmesine olanak tanıdı. Bugün bu sistem çatırdıyor.
Saddam Hüseyin 2000 yılında petrolü Euro ile satacağını söylediğinde başına gelenleri biliyoruz. Bugün ise durum daha kollektif. Suudi Arabistan ve BAE, Çin ile yakınlaşıyor, BRICS’e göz kırpıyor ve petrol ticaretinde Yuan kullanımını tartışıyor. Körfez ülkeleri artık şu can yakıcı soruyu soruyor: “Bize vaat edilen o güvenlik şemsiyesi, bugün bizi mi koruyor yoksa bizi hedef tahtasına mı oturtuyor?”
Zamanlama tesadüf olamaz. ABD kendi kıtasındaki enerji kaynaklarına ve petrolüne odaklanırken (kaya gazı devrimiyle dünyanın en büyük petrol üreticilerinden biri haline gelmesinin yanısıra venezüla hamlesi gibi)… Ortadoğu’ya olan bağımlılığını azaltıyor. Bu, bölgedeki müttefiklerine verilen üstü kapalı bir mesaj: “Artık kendi başınızın çaresine bakma vaktiniz geldi.” İran’ın direnci, teknik olarak birer askeri hamle olsa da siyasi olarak Körfez’e şunu fısıldıyor: “Güvendiğiniz dağlara kar yağdı, müttefikiniz sizi koruyamıyor.”
İlk bakışta bu durum ABD açısından bir çelişki gibi gözüküyor. Ancak, ABD artık Ortadoğu petrolüne muhtaç değil, bu bölgeyi tamamen kendi haline bırakmak da istemiyor. Sessizce çekilirse, oluşan boşluğu Çin (ekonomik olarak) ve Rusya (askeri olarak) dolduracağından, bölgedeki gerilimi “sıcak tutarak, rakiplerinin buraya yerleşmesini zorlaştırıyor. ABD için esas mesele yansıtıldığının aksine petrol varillerinin gemiye yüklenmesinden çok, varillerin hangi para birimiyle satıldığıdır. Kendi petrolünü üretse bile, eğer dünya petrolü dolar dışında bir birimle (Yuan veya Euro gibi) satılmaya başlanırsa, doların küresel hakimiyeti çöker. Yanısıra, ortadoğu’daki istikrarsızlık Körfez ülkelerini (Suudi Arabistan, BAE vb.) sürekli bir güvenlik endişesi içinde tuttuğundan, bu ülkeleri milyarlarca dolarlık Amerikan silah sistemlerine de mahkûm ediyor.
Yani, ABD enerjide bağımsızlaşsa da, bölgeyi bir “pazar” ve “stratejik karakol” olarak tutmaya devam etmek istiyor.
Türkiye, bu jeopolitik satranç tahtasının tam merkezinde. Bir yanda NATO üyeliği, diğer yanda Rusya ile enerji ortaklığı; bir yanda Suriye-Irak hattındaki İran etkisi, diğer yanda Çin’in Kuşak-Yol hayalleri…
Ülkemiz her zaman olduğu gibi, esasında bağımsız bir aktör olma çabası içerisinde. Ancak bu çok yönlü diplomasi, ekonomik bir gerçeklikle sürekli tokuşuyor. Cari açık, döviz ihtiyacı ve dış borç sarmalı, teorideki “tam bağımsızlık” idealini pratikte uluslararası finans koridorlarına bağımlı kılıyor. Faiz kararlarından kur politikasına kadar her adımda, küresel sermaye ile yerel tercihler arasındaki o gerilimi hissediyoruz.
Gelinen noktada, ABD kısa vadede petrodoları kurtarabilir, ancak bölgedeki güvenilirliğini yitiriyor. Körfez ülkeleri “Neden biz yanıyoruz?” diye sorgularken; Türkiye ekonomik ve askeri güç olarak kendi ayakları üzerinde ve bağımsız olabildiği ölçüde, bu yeni dünya düzeninin kurucu aktörlerinden biri olabilir.











