Türkiye’de yıllardır sayısız teşvik paketi açıklandı. Kredi garanti fonları… Faiz destekleri… Vergi indirimleri… Ama sonuçlara baktığımızda şu soruların cevapları pek iç açıcı değil; Teşvikler bugüne kadar ne yaptı ki, bundan sonra farklı sonuçlar versin? Gerçekten üretimi artırıyor mu? Türkiye orta gelir tuzağından çıkabildi mi? İhracatın teknolojik yapısı dönüştü mü? Katma değerli üretim belirgin şekilde arttı mı? Maalesef hayır.
Teşvikler bazı firmaların ayakta kalmasını sağladı, bazı bölgelerde ekonomik hareketlilik yarattı. Ama teşvik sisteminin mantığı, sonuçları ve yarattığı adaletsizlikler masaya yatırılınca, ortaya Türkiye’nin kalkınma modeline dair oldukça çarpıcı sonuçlar çıkmaktadır.
Teşviklerin görünmeyen tarafı şudur; Teoride teşvikler üretimi, yatırımı ve istihdamı artırmak amacı taşısa da, bu amaca ulaşmak pratikte aşağıdaki nedenlerden dolayı çok mümkün olmamaktadır:
Birincisi talep sorunudur. Bir işletme kredi alıp üretimini artırabilir. Ama piyasada talep yoksa üretilen mal satılamaz. Bu durumda kredi üretim değil, borç yükü üretir.
İkincisi rekabet sorunudur. Teknolojik altyapısı zayıf, markalaşamamış, verimliliği düşük işletmelerin sadece kredi kullanarak küresel rekabete girmesi mümkün değildir.
Üçüncüsü ve belki de en kritik olanı kaynakların amacından sapmasıdır. Yüksek faizli bir ekonomide düşük maliyetli kredi alan bir işletme için bazen en kârlı yatırım üretim değildir. Aldığı teşviği mevduata yatırabilmekte, döviz alabilmekte ya da gayrimenkule yönlendirebilmektedir. Yani üretimi desteklemek için verilen kredi, üretim yerine finansal kazanç aracına dönüşür.
Tüm bunlara ek olarak ayrıca şu sorulara da cevap aramak gerekir. KOBİ’ler Gerçekten buna hazır mı? KOBİ’ler gerçekten bu dönüşümü yapabilir mi?
Türkiye’de KOBİ tanımı son derece geniştir. Mahalle bakkalı da KOBİ’dir, 250 çalışanı olan bir fabrika da. Bu kadar heterojen bir yapı içinde herkese aynı tür destek vermek doğru bir politika değildir. Bazı işletmeler inovasyon yapabilir. Bazıları için ise öncelik hayatta kalmaktır. Dolayısıyla teşvik sistemi herkese aynı ilacı vermek yerine, işletmelerin kapasitesine göre farklılaştırılmalıdır. Ayrıca;
Kamu bankaları üzerinden düşük faizli kredi olarak verilen teşvikler üretime dönüşmezse hem enflasyonu attırır, hem de finansal varlıklara yönelirse balon ekonomisi yaratır, döviz talebini arttırması halinde de kur baskısını büyütür. Ama belki de en ağır sonuç vergi adaletsizliğidir. Kayıt dışı çalışan işletmeler teşvik alabilirken, maaşından gelir vergisi kesilen vatandaş sistemin hem finansörü hem de mağduru olur.
Sonuçta ortaya şöyle bir tablo çıkar: Enflasyon sabit gelirlileri ezer. Vergi yükü adaletsiz dağılır. Kaynaklar yoksuldan zengine doğru yeniden dağıtılır.
Ekonomik açıdan rasyonel olan bir teşvik sistemi, siyasi açıdan her zaman uygulanabilir değildir. Çünkü seçici bir model bazı bölgeleri ve bazı işletmeleri dışarıda bırakır. Oysa siyasetin doğasında herkese bir şey verme baskısı vardır. Sonuçta ekonomik rasyonalite ile siyasi rasyonalite arasında bir çatışma ortaya çıkar. Ve bu çatışmanın bedelini en çok sabit ve dar gelirli vatandaşlar öder.
Aslında çözüm oldukça nettir. Teşvikler inovasyon yapan, teknoloji geliştiren, verimliliği artıran, istihdam yaratan, katma değer üreten projeleri desteklemeli, geçmişi değil geleceği finanse etmelidir. Bu sadece devletin görevi değildir. Siyasetin popülizmden uzak durması, iş dünyasının günü kurtarmak yerine geleceğe yatırım yapması ve toplumun ise kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığını sorgulaması gerekir. Çünkü teşvikler aslında hepimizin ödediği vergilerle finanse edilir. Herkes sorumluluğu almalıdır.










