2025 yılı üçüncü çeyrek verileri, kişi başına düşen milli gelirimizin 17.9 bin ABD dolarıyla tarihi bir seviyeye ulaştığını müjdeledi. Üretim kapasitemizin gücünü gösteren bu teknik gösterge, elbette önemli. Ancak, toplumun geniş kesimlerindeki gerçek refahı, günlük yaşamın ekonomik gerçekliğini ve gelirin nasıl paylaşıldığını yansıtmakta yetersiz kalıyor.
Çünkü kişi başı milli gelir, üretilen toplam değerin nüfusa bölünmesiyle elde edilen bir ortalamadır. Ortalama ise dağılımın eşit yapıldığını ifade etmez. Basit bir örnek: 10 kişilik bir grupta 9 kişi 10 birim, 1 kişi ise 100 birim gelir elde etsin. Grup ortalaması 19 birim olur. Bu ortalamaya bakıp “grup refah içinde” demek ne kadar yanıltıcıysa, tek başına milli gelir rakamına bakarak ülke refahına hüküm vermek de o kadar sorunludur.
Asıl cevaplanması gereken soru şudur: Bu milli gelir, toplumun bireyleri arasında nasıl dağılmakta ve günlük yaşama ne ölçüde yansımaktadır?
Gerçeğin resmi, ortalamanın ötesindeki göstergelerde saklı. TÜİK verilerine göre, gelir eşitsizliğinin önemli bir ölçütü olan Gini katsayımız yaklaşık 0.413 seviyesinde. Bu rakam, OECD (0.35) ve Avrupa Birliği (0.30) ortalamalarının oldukça üzerinde. Türkiye, OECD içinde gelir eşitsizliği en yüksek ülkeler arasında yer alıyor. (2000’li yılların başında 0.50’lere varan katsayı 2010’larda 0.38’lere kadar düşmüş, ancak son yıllarda tekrar artış eğilimine girmiştir.)
Daha çarpıcı bir veri ise “medyan gelir”. Bu rakam, nüfusu tam ortadan ikiye bölen vatandaşın gelirini gösterir ve rekor seviyedeki kişi başı milli gelirin neredeyse yarısı kadardır. Yani nüfusun yarısı, açıklanan bu ortalama rakamın çok altında bir gelirle geçinmeye çalışmaktadır.
Diğer ölçütler de benzer bir tablo çiziyor:
Palma Oranı(en zengin %10’un gelirinin, en yoksul %40’ın gelirine oranı) 2.0-2.5 aralığında. Yani en zengin %10, en yoksul %40’ın toplam gelirinden 2 ila 2.5 kat daha fazla kazanıyor.
P80/20 oranı ise en zengin %20’nin toplam gelirinin, en yoksul %20’nin toplam gelirinin 7.5 katı olduğunu gösteriyor.
Bu veriler, büyüyen pastanın adilce paylaşılmadığını net bir şekilde ortaya koyuyor. Ancak sorun sadece gelirin dağılımıyla da sınırlı değil. Belki de daha vahimi, yaratılan gelirin; mevduat faizi, döviz/ borsa kazançları, kira gelirleri ve yüksek kar marjları yoluyla, zaten yüksek servete sahip azınlığa yoğun bir şekilde akması, yani “servet yoğunlaşması”dır.
Servet yoğunlaşmasına ilişkin şu örnek verileri gösterebiliriz:
Toplam mevduatın yaklaşık %82’si, yetişkin nüfusun sadece %2.5’ine denk gelen 1.35 milyon kişinin hesaplarında.
Borsa İstanbul’daki toplam portföy değerinin yaklaşık %84’ü, toplam yatırımcı sayısının çok küçük bir kısmını oluşturan 25-30 bin yatırımcıya ait.
Gayrimenkul piyasasında da İstanbul’un lüks ilçeleri ile Anadolu’daki birçok il arasında devasa fiyat farkları oluşmuş durumda.
Peki bu tablo neden oluşuyor?
İçinde bulunduğumuz Sistemin aşağıda belirtilen bir kısım yapısal özellikleri, hem adaletsiz dağılıma hem de servet yoğunlaşmasına yol açmaktadır;
Enflasyon-Faiz Mekanizması: Yüksek enflasyon ortamında, geliri maaştan ibaret olanların alım gücü erirken, döviz, altın, hisse senedi gibi varlıklara sahip olanların serveti artma eğiliminde. Faiz, büyük mevduat sahiplerini nispi olarak daha fazla zenginleştiren bir araç haline geliyor.
Vergi Sistemi: Sistemimiz ağırlıklı olarak KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergilere dayanıyor. Gelirinin tamamına yakınını harcamak zorunda olan dar ve orta gelirliler, oransal olarak daha fazla vergi öderken, servet ve mülk üzerindeki vergiler etkin şekilde uygulanamıyor.
Erişim Farkı: Küresel yatırım fırsatları ve rant gelirleri, doğal olarak finansal okuryazarlığı ve sermayesi yüksek kesimin erişim alanında. Maaşlı çalışanların ekonomik hareket alanı ise çoğunlukla yerel ekonomi ve enflasyonla sınırlı kalıyor.
Türkiye’nin son on yıllık deneyimi gösteriyor ki, yalnızca büyüme odaklı politikalar, kalıcı ve kapsayıcı bir refah artışı sağlayamıyor. 17.9 bin dolarlık rekor, üretim gücümüz açısından umut verici olsa da, bu büyümenin nüfusun geniş kesimlerine ulaşmadığı, mevcut servet odaklarında daha da yoğunlaştığı ortada.
Bu yoğunlaşma sadece sosyal bir adaletsizlik değil, aynı zamanda ciddi bir ekonomik handikaptır. Çünkü geniş kesimlerin satın alma gücü zayıfladıkça iç talep daralır, güçlü bir iç talep olmadan da sürdürülebilir büyüme ve istihdam yaratmak güçleşir.
Sonuç olarak, gerçek başarı rakamların değil insanların yüzündeki güven ve refahın rekorudur. Büyüme, refahın kendisi değil pastanın büyüklüğüdür. Refah ise, o pastanın adilce bölüşülmesi ve herkesin diliminin onu doyuracak, yaşamdan tat almasını sağlayacak kadar olmasıdır. İşte o zaman, istatistiklerdeki rekor sokaktaki vatandaş için de bir anlam ifade edecektir.











