Bir önceki yazımızda, Türkiye’de yaşanan enflasyonist sürecin odağında “saf talep enflasyonu”ndan ziyade, maliyet enflasyonu ve kur enflasyonunun yer aldığını detaylandırmıştık. Talep unsurlarının ise bu yapısal sorunlar tarafından tetiklenen, onları besleyen ve derinleştiren ikincil bir dinamik olduğunun altını çizmiştik. Bu tespit, bir sonraki kritik soruyu beraberinde getiriyor: Mevcut politika araçları bu sorunu neden çözemiyor ve kalıcı çözüm için nasıl bir yol haritası izlenmeli?
Türkiye ekonomisinin yapısal kırılganlıkları düşünüldüğünde, yalnızca faiz artırımlarına dayalı talep kısıcı politikalar, bir duvarı sürekli boyamaya benzer. Görüntü kısa süreliğine düzelir ancak alttaki nem ve çatlaklar tedavi edilmediği sürece sorun her seferinde daha şiddetli bir biçimde geri döner. Zira bu politikalar, enflasyonun asıl kaynağı olan “kur-enflasyon sarmalı” ve “ithal maliyet baskısı” ile baş edemez.
Dahası, bu yaklaşım ciddi bir ikilemi beraberinde getirir: Faizi enflasyonun çok üzerinde bir seviyeye çıkarmak, kısa vadede döviz girişini teşvik etse ve talebi kısabilse dahi, üretim ve yatırım maliyetlerini katlanılmaz seviyelere taşıyarak ekonomiyi durgunluğa sürükleyebilir. Bu ise, durgunluk ile yüksek enflasyonun bir arada yaşandığı, tedavisi en zor ekonomik hastalıklardan biri olan stagflasyon riskini barındırır. Öte yandan, faizi enflasyonun gerisinde tutmak ise “sağlıksız talep” unsurlarını beslemeye devam ederek kısır döngüyü hızlandırır.
Türkiye’de gözlemlenen talep artışı, refah temelli sağlıklı bir genişlemeden değil, maliyet şoklarının tetiklediği “paradan kaçış” dinamiklerinden kaynaklanır. Bu “suni” veya “sağlıksız” bir talep patlamasıdır ve dört ana kanalla kendini gösterir:
İlk olarak, “yarın daha pahalı” korkusuyla tetiklenen enflasyon beklentisi, tüketicileri stok yapmaya ve alımlarını öne çekmeye iter; bu davranış mevcut mal kıtlığını derinleştirerek enflasyonu kendini gerçekleştiren kehanete dönüştürür.
İkinci olarak kamu harcamaları, KKM (Kur Korumal Mevduat) maliyetleri ve düşük faizli krediler yoluyla piyasaya sürekli TL enjekte edilmesi, aynı miktar mala talep edilen paranın artmasına ve fiyatların yükselmesine neden olur.
Üçüncü bir kanal ise enflasyon altında kalan mevduat faizleridir (negatif reel faiz); bu durum tasarrufları bankada erittiği için bireyleri ve firmaları paralarını korumak adına tüketime, dövize veya varlıklara yönelterek suni talep yaratmaya zorlar.
Son olarak ise “üretim” iddiasıyla uygulanan düşük faiz politikasının negatif reel faizle borçlanmayı teşvik etmesiyle oluşan kredi genişlemesidir. Toplam talebi daha da artırarak enflasyonist baskıyı güçlendirir.
Özetle, bu dört dinamik “talep enflasyonu” görüntüsü verse de, aslında maliyet enflasyonunun yol açtığı birer “semptom(bir hastalık sonucu ortaya çıkan bulgular)” dur. Sorunun özü, üretim maliyetlerini belirleyen kur ve enerji fiyatlarındaki istikrarsızlıktır.
Yapısal sorunları çözmek yerine, mevcut politika araçlarında ısrar edilmesi halinde, Türkiye ekonomisi önümüzdeki dönemde aşağıda belirtilen risk senaryolarıyla daha sık yüzleşmek zorunda kalabilir:
Enflasyon beklentilerinin iyice kemikleşmesi yani enflasyonun kronikleşmesi, para birimine olan güveni daha da aşındırarak “paradan kaçışı” hızlandırabilir. Bu süreç, ücret-fiyat sarmalını daha da şiddetlendirerek enflasyonu kontrol edilemez bir noktaya taşıyabilir;
Gelir dağılımındaki bozulma derinleşir. Sabit gelirliler ile yoksul kesim, satın alma gücündeki aşınma karşısında daha da zor duruma düşer. Bu durum, toplumsal huzursuzluk ve tükenmişlik hissini besleyebilir, bu da ekonomik ve sosyal çöküntü yaratabilir;
TL cinsinden tasarrufların anlamını yitirmesi, yatırımlar için gerekli olan yerli finansman kaynağını kurutur. Belirsizlik ortamı, uzun vadeli ve katma değerli üretim yatırımlarının önünü tıkar;
Kur riskinin yönetilemediği bir ortam, yabancı yatırımcıyı ülkeden uzaklaştırır. Cari açığın sürdürülebilir bir şekilde finansmanı giderek zorlaşır ve bu durum dış ödeme dengesi krizine kapı aralayabilir.
Nihayetinde; Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu enflasyonist kısır döngüden çıkışı, ancak ve ancak sorunun kökenindeki yapısal nedenleri hedef alan, kısa vadeli siyasi kaygılardan arındırılmış ve bilimsel ekonomik prensiplere dayanan köklü bir reform paketiyle mümkün olabilir. Zaman, bu yöndeki adımların atılması için hızla akıp gitmektedir.











